Doğada yaşamın en önemli prensiplerinden biri, doğru zamanda doğru yerde olabilmektir. Birçok hayvan türü, neslini sürdürebilmek için yalnızca yılın belirli dönemlerinde üreme davranışı sergiler. Geyiklerden fillere kadar pek çok canlı, enerjisini sadece o dönemlerde üreme amacıyla kullanır. Çünkü her an üremeye hazır olmak, oldukça zorlu bir biyolojik maliyet getirmektedir. Ancak insanlar, bu doğal kuralı çok uzun yıllar önce esnetmeyi başardı. Bizler için takvim ayları artık bir anlam ifade etmiyor; biyolojik saatimiz, yıl boyunca aynı hızda işlemeye devam ediyor.
İnsanların bu “mevsimsiz” yapısının temel sebebi ise gelişmiş sosyal organizasyonlarımızdır. Vahşi doğada yaşayan bir hayvan, yavrusunu en bol besin kaynağının bulunduğu bahar aylarına denk getirmek zorundadır. Aksi takdirde açlık ve soğuk, hayati tehditler oluşturur. Fakat insanlar, karmaşık sosyal yapılar oluşturarak bu riskleri minimize etmeyi başarmıştır. Bir grup içinde yardımlaşma ve yiyecek paylaşımı, doğum zamanlamasını kritik bir sorun olmaktan çıkarmıştır. Artık korunmak ve beslenmek için doğanın sunduğu kaynaklara bağımlı kalmıyoruz; birbirimize güvenebilmekteyiz. Bu güven ortamı, cinselliği yalnızca üreme aracından çıkarıp, bireyler arasındaki bağları güçlendiren sosyal bir mekanizmaya dönüştürmüştür.
Bilimsel açıdan, insanların yumurtlama dönemlerini dışa vurmayışı da bu süreçte önemli bir rol oynamaktadır. “Gizli yumurtlama” olarak bilinen bu durum, topluluk içindeki huzuru korumaya yardımcı olmuştur. Ancak tamamen bağımsız olduğumuzu söylemek mümkün değil. Günümüzde bile modern insanın doğum oranlarında belli dönemlerde artışlar gözlemlenmektedir. Örneğin, kış aylarının sert geçtiği bölgelerde, dokuz ay sonrasına denk gelen Eylül aylarında doğum patlamaları yaşandığı kaydedilmektedir. Kutuplara yakın bölgelerde bu mevsimsel etkinin etkisi daha fazla hissedilirken, ekvator bölgelerinde daha dengeli bir dağılım gözlenmektedir. Yani biyolojik sınırlardan kurtulmuş olsak da, doğanın ritmi hala hayatımızda derin izler bırakmaktadır.